Forum

Please or Kayıt ol to create posts and topics.

⚖️ "Şeytanın Avukatı" Gerçek Bir Makamdı: Tanrı'yı Mahkemeye Çıkaran İnsanların Hikâyesi

"Şeytanın avukatı" deyince bugün herkes, bir tartışmada karşı tezi bilerek savunan kişiyi anlar. Ama bu deyim bir metafor değil, gerçek bir makamın adıydı: Vatikan yüzyıllarca birini resmen bu göreve atadı — görevi, aziz ilan edilecek kişinin aleyhine delil toplamaktı. Bu yazıda, Tanrı'nın kendisini "mahkemeye çıkaran" üç belgeli hikâyeyi ve arkalarındaki felsefi damarı anlatacağım. Doğaüstü konuları sevenler için uyarayım: bu yazıdaki en ürkütücü şey, olayların tümünün gerçek olması.

1. Vatikan'ın gerçek "şeytanın avukatı" kurumu

1587'de Papa V. Sixtus, azizlik süreçlerine bir kurum ekledi: Advocatus Diaboli — şeytanın avukatı. Resmî adı Promotor Fidei (imanın savunucusu) idi ve görevi, adayın kusurlarını, şüpheli "mucizelerini", sahte tanıklarını ortaya çıkarmaktı. Azizlik dosyasının karşısında duran savcıydı; savunma "Tanrı'nın avukatı"nda (Advocatus Dei) vardı.

Bu sistem üç yüzyıl boyunca işledi. 1983'te Papa II. Jean Paul, Divinus Perfectionis Magister adlı kararnamesiyle süreci reforme etti ve şeytanın avukatının rolü pratikte küçüldü. Sonuç çarpıcı: II. Jean Paul'ün papalığı sırasında aziz ilan edilen kişi sayısı, kendisinden önceki beş yüzyılda ilan edilen toplamdan fazla oldu. Şeytanın avukatı azledilince, aziz rekortmeni çıktı. (Bu arada deyim hâlâ hayatımızda — çünkü fikir tarihine kazınmış nadir bir kurum: bir iddianın en güçlü testi, onu en iyi savanan değil, en güçlü saldıran kişiyi işe almaktır.)

2. Auschwitz'de mahkeme: Elie Wiesel'in tanıklığı

Nobel Barış Ödülü sahibi yazar Elie Wiesel, Auschwitz'den sağ kurtulanlardandı. 1979'da yayımladığı The Trial of God (Tanrı'nın Yargılanışı) oyununun önsözünde şunu anlatır: Auschwitz'de üç haham, bir akam gizlice bir din mahkemesi kurup Tanrı'yı yargılamaya karar verdi. Suçlama hazırlandı, savunma yapıldı, tanıklar dinlendi. Sonuç: mahkeme Tanrı'yı suçlu buldu.

Sonra hahamlardan biri saatine baktı ve şunu söyledi: "Akşam duası vakti geldi."

Ve az önce Tanrı'yı suçlu ilan eden mahkeme üyeleri, akşam duasına kalktılar. Wiesel bu sahneyi hayatının sonrasında hiç unutamadığını ve oyunu bu anının üzerine kurduğunu yazar. Oyunun kendisi kurgu (1649'da, pogrom geçirilmiş kurgusal bir kasabada geçer), ama önsözdeki tanıklık gerçek: mahkemeyi kuran ve sonrasında dua eden insanlar da gerçek.

3. "Tanrı Yargılanıyor": modern ekran versiyonu

2008'de BBC, God on Trial adlı filmi yayımladı: Auschwitz barakasında mahkûmlar, Tanrı'nın kendi halkıyla yaptığı antlaşmayı bozduğu gerekçesiyle O'nu yargılar. Savcı, savunmacı, tanıklar, hüküm — tam bir dava. Senaryo Frank Cottrell-Boyce'a, yönetmenlik Andy De Emmony'ye ait. Film kötülük problemini abartmadan, tanık tanık ilerletir; finaldeki hüküm ve sonrası, izleyeni ekrana kilitler (spoiler vermem, izleyin).

4. Felsefi damar: mahkeme argümanı gerçekten güçlü mü?

Bu hikâyelerin arkasında ciddi bir felsefi yapı var. J.L. Mackie, 1955'te Mind dergisindeki "Evil and Omnipotence" makalesinde "tutarsız üçlü"yü formüle etti: (1) Tanrı her şeye kadirdir, (2) Tanrı tamamen iyidir, (3) kötülük vardır — bu üç önerme birlikte tutarsızdır, en az biri terk edilmelidir. William Rowe ise 1979'da argümanı ileri taşıdı: mantıksal bir çelişki kanıtlamaya gerek yok; gözlenen gereksiz acı, Tanrı'nın varlığını en azından "makul ölçüde olası" kılmıyor (buna delilsel argüman denir).

Ama dava her zaman açıldığı gibi kapanmıyor: savunmanın güçlü cevapları da var — özgür irade savunması (Plantinga'nın modern formülasyonu), "Tanrı'nın yolları bizim ölçümüzü aşar" tavrı, kötülüğün olasılıksal değil ampirik bir mesele olduğu yönündeki itirazlar. Bu tartışmanın bir özetini, bu kategorideki önceki yazıda bulabilirsiniz.

İşin en ilginç tarafı şu: mahkeme metaforu iki taraf için de çalışıyor. Çünkü gerçek bir mahkeme sanığı suskun da bırakmaz, sesini de duyurur. Wiesel'in hahamları Tanrı'yı suçlu bulduktan sonra akşam duasına kalktıysa, bunun anlamı belki şudur: dava açmak ve dua etmek aynı cümlede bulunabiliyor. Kızgın inanç diye bir şey var — ve belki de binlerce yıldır süren bu dava, kapanmamak için açılmış bir dava.

Kaynaklar:

1) Wiesel, E. (1979). The Trial of God (as it was held on February 25, 1649 in Shamgorod): A Play in Three Acts. Random House. (Önsözdeki Auschwitz tanıklığı için.)
2) God on Trial (2008). BBC / WGBH Boston yapımı TV filmi; senaryo: Frank Cottrell-Boyce, yönetmen: Andy De Emmony.
3) Mackie, J.L. (1955). "Evil and Omnipotence." Mind, 64(254), 200-212.
4) Rowe, W.L. (1979). "The Problem of Evil and Some Varieties of Atheism." American Philosophical Quarterly, 16(4), 335-341.
5) Divinus Perfectionis Magister (1983). Papa II. Jean Paul'ün azizlik süreci reformu — Vatikan resmî kararnamesi (Advocatus Diaboli kurumunun rolünün değişmesi).

Kısaca

"Şeytanın avukatı" bir deyimden önce gerçek bir Vatikan makamıydı; Auschwitz'de mahkûmlar bir din mahkemesi kurup Tanrı'yı yargıladı ve sonrasında duasına kalktı; felsefeciler aynı davayı makalelerle sürdürüyor. Kötülük problemi tam da bu yüzden büyüleyici: insanlar Tanrı'ya hem kızıp hem bağlanabiliyor — ve bu çelişki, insanlığın en uzun soluklu davasını hâlâ açık tutuyor.

Siz olsaydınız bu mahkemede hangi kürsüde otururdunuz: savcı, savunma, yoksa jüri mi? Ve Wiesel'in hahamları gibi, hükümden sonra dua etmek sizce tutarsızlık mı, yoksa davadan daha derin bir şey mi? 👇